Akışkan Modern Dünyada Şair Gömleği Nasıl Giyilir?

Akışkan Modern Dünyadan 44 Mektup adlı kitabında, gözümüzün önünde duran ancak sormayı, sorgulamayı hiç akıl etmediğimiz, öylece kabul ettiğimiz şeyler için “aydınlıkta saklanmak” deyimini kullanıyor Zygmunt Bauman, hiçbir şeyin aydınlıkta saklanan kadar görünmez olmadığını vurgulayarak. Şiir ve şair üzerine üretilmiş tanımlamaların bolluğu hepimizin malumu. Öyle ki bu durum şair giysinin içinde giren bireyi, bu tanımlamaların getirdiği sorumluluklar altında ezebilecek bir raddede. Şair olarak görünürlük kazanan kişinin, kendisini şiire bulaşmamış ya da şair olma gayreti içindeki kalabalıktan daha önemli, hadi daha üst diyelim, bir konumdaymış gibi algılaması; diğer yandan başkalarının algısından ve tanımlamasından kurtulup da kişisel bir konumlama sürecine girmeye yanaşmaması, bana “aydınlıkta saklanan” bir mevzu gibi göründü. Bu nedenle, GARD şairlerine aşağıdaki soruları yöneltmek istedim, elbette cevapların, bu aydınlıkta gizlenme halinin biraz olsun üstünü açabilmesini umarak:

 

1. Kişinin şairliği kim tarafından belirlenir?

2. Şiir yazan kişinin, kendini tanımlama noktasında arka sıralarda bulunduğunu düşünüyor musunuz, neden?

 

Soruşturmaya Katılanlar: Barış Acar, Batur Münevver, erenokur, Nilüfer Altunkaya, Onur Sakarya, Özgür Asan, Rahman Yıldız, Sinan Özdemir, Şakir Özüdoğru

 

Soruşturmayı Hazırlayan: A. Emre Cengiz

 

Soruşturmaya ulaşmak için tıklayınız.

GARD 10, KİTAPÇILARDA!

Özne sözdür ve tanıklığı herkese açıktır, diyor Alain Touraine; ancak günbegün söz azalıyor, sözün hacmi daralıyor ve bütün tanıklıklar muğlaklaşıyor. Ne dersek diyelim, sözümüz bir erktekelci kıvranmanın izlerini taşır kılınıyor; Öznelerin karşılıklı olarak birbirinin Özneleşme süreçlerini tanıması ve her bir girişime saygı duyulması gerekliliği, yani Levinas’ın ahlakın “ötekinin yüzüne bakmak”la başladığını bas bas bağırması artık söz kategorisinde bile sayılmıyor. Belki öznelerin kendi özgürlükleri, kendi özgürlüklerinin yanında ötekilerin özgürlükleri için kalkıştığı toplumsal hareketlerin her seferinde şiire sirayet etmesi bu nedenle. Belki bu nedenle hâlâ Öznenin kendine, kendinde ötekine döneceği yerin şiir olarak belirmesi.

Gard, belki bu nedenle kendi gardlarını alanların bir araya geldiği bir mahfil olmaya devam ediyor, inatla.

Bu sayıda,

Onur Akyıl, meydanları ve meydanlardaki ölüleri kuşatan adamların dilinden konuşuyor: “önümüzde hiçbir yol yok / ne ayrılan ikiye / ne bir sabaha çıkan”

Ömür Özçetin, Onur’un çağırdığı geceden bir kış şafağına uzanıyor: “Kış ayakkabın topuğuna bastı biz ölmedik ama çok ölüm gördük”

İlayda Vurdum bu kez aynı kışın içinden umut kılığında bir mandalina bırakıyor sayfaya: “Kendini bir arada tutmaya çalışan / Bir mandalinayım belki de”

Ve, ilk şiirini daha öne Gard’da yayımladığımız Anıl Can Uğuz’un elinde bir mevsimlik giysiye dönüşüyor İlayda’nın mandalina kılığındaki umudu: “yine yaz gelir kısa kollu giyer herkes”

Gard’da ilk şiirini yayımladığımız diğer bir şair, Adem Göktaş bir adamın fantazmagorileri ile örüyor ölümü: “aşık bir adam ellerini yemeye başlıyor öğle arası”

Şair, kahindir ya da tam tersi, denmişti; insanlığın durmak bilmeyen katliamlarından en yakın zamanlı olanı Çağatay Olgun’un içine düşmüş demek ki aylar öncesi: “Artık zeytin ağaçlarının gövdesine sürülmüş entrikalardan öğrenilen / bir zamanımız var; mutlak antik!”

Ölüm bir ana tema, hem bu sayıda, hem bu coğrafyada, hem bu kürede; Kağan Uzuner’in yapacak çok şeyi yok,  elbette kuşatacak her birimizi bir öl koşulunda: “çatlarmış su da sıcaktan”

Sena İnce sekerek geçiyor ince dokunmuş eviçlerinden ve dizelerden...

Efe Tuşder, ölümlülüğü üleştiriyor insan bedeninin duyu organlarına: “kokum / bu leş / bu ses...”

Şiirlerine yeni yeni dergilerde rastlamaya başladığımız Ali İhsan Bayır, travmalarla bezenmiş yakın dönem siyasi tarihimizden bireysel bir travma eşliğinde, son çocukluktan ergenliğe uzanıyor; bilincini gözlerine kaydeden elleri ile: “Onlar eşitlik istiyordu, ben babama zam yapılsın / Onlar ahlaklı bir devrim istiyordu durmadan / Bense abimin okulunda varoluşçu kadın memelerini” (Not: Şiir ki kendini çoğaltmak ister, Ali İhsan'la aramızdaki e-posta alışverişinde kimi kaymaları ve gözden kaçmaları kendine açık belleyen, daha önce Peyniraltı Dergisi'nde yayımlanan bu şiir, buraya da sokuluvermiş, gelene dur demek olmaz. Gard'ın gelecek sayısında şairimizin yepyeni bir şiiri okurla buluşacak.)

İlk şiirini Gard’da yayımladığımız Serhat Sarı gün geçtikçe bir tuğla daha eklediği bir ironik platform inşa ediyor, kendi varlığı-yokluğu nedensizliğine: “Param bitmiş. Eder miyim? Ederimi alır mısınız?”

Ümit Aydın uzun bir dandik hadiseler yılının dökümünü yapıyor, gelecek yılların benzer dandik hadiseler yılları olmaması dileği ile: “amına korum ben böyle iki bin on dördün.”

Nostaljide bir parça hüzün olması belki birçok şeylerin yaşanamamışlığındandır; yaşanamayanların yalnızlığından ve karmaşıklığından. Mert Özel, bir tiyatro sahnesinde bireysel bir yaşanmışlıklar panaroması sunuyor okura, satır aralarında parlayan yaşanamamışlıklarıyla: “bedenimin sakıncasıdır ısmarladığınız bira”

Bu sayının çeviri şiirlerinde farklı ülkelerden şairleri ağırlıyoruz.

İsrailli şair, çevirmen ve editör Tal Nitzan doğduğu anda işkenceye uğramaya mahkum bırakılmış bebek bedenlerin şiirini örüyor, silahların nişangahları üzerinden: “nişan almayan gözünü açmadıysan / Maisun El-Hayk’ın yüzüne bakmak için / hiç görmemişsindir çocuk doğururken acı çekmeyi”. Alper Yahyagil çevirisi ile.

Amerikalı ödüllü şair August Kleinzahler seyyahların zamansızlığına çekiyor okuru: “Hava alanının ışıkları nabız gibi atar karanlığında sabahın”. Onur Çalı çevirisi ile.

Hindistan’ın önemli şairlerinden, Kritya Şiir Festivali’nin düzenleyicisi Rati Saxena bir baba ve kızın incelikli buluşmasını işliyor hastalığın bedenine: “Babası hasta kızın / ısınmaya başlıyor / güneş gibi.”

Gard, iyi okumalar ve sabır diler.

Gard’ı aşağıdaki kitabevlerinden edinebilirsiniz: 

ANKARA: Babil Kültür Sanat ve Fotoğraf Evi, İmge Kitabevi, Aleph Kitabevi, Tayfa Kitapkafe

ANTALYA: Öykü Sahaf

BATMAN: Bilgi Kitap Kırtasiye

DENİZLİ: Hece Kitabevi

ESKİŞEHİR: Adımlar Kitabevi

GAZİANTEP: Don Kişot Kitabevi

İSTANBUL: Mephisto (Beyoğlu), Mephisto (Kadıköy), 6.45 Dükkan (Kadıköy)

İZMİR: Yakın Kitabevi

KAYSERİ: Akabe Kitabevi

MALATYA: Fidan Kitabevi

MERSİN: Sokak Kitap Kahve Evi (Merkez)

 

GARD 11, KİTAPÇILARDA!

Bir takvim ve saat olan evlere doğan çocuklar elbette zamanı sayıların ve bu sayılarla ilişkili sözcüklerin dönüp durduğu ve ne hikmetse aynı zamanda da ilerlediği, içinde koşuşturmacalara yetişilen bir döngü olarak anlayacaklar, bütün hayatlarını bu döngünün içinde organize edeceklerdir. Belki, en kötüsü de, takvimlerin yırtıldığı ve saatlerin başıboş dönmeye başlayıp birer lunapark nesnesine dönüştüğü bir dünyada, zamansızlığı kendi zamanları olarak algılayamadan, bu dünyayı kaos içindeki, organize edilmesi gereken bir bitimsiz karmaşa olarak düzeltmeye çalışacaklardır. Şiirin onlara kendi zamanlarını hatırlatacağına inanıyor ve kendi zamanlarımızın olacağı bir zamansızlığa açılacak yeni bir zaman diliyoruz.

Bu sayıda, 

Bilal Kolbüken, aklının bir odasına arkasında kimsenin olmadığını bildiği bir kapıyı çalarak giriyor ve “uçuşan perdeler, gıcırdayan döşeme” ve yapayalnızlıkta bir anne ile karşılaşıyor: aklımın çayırlarında bir karanlık bölge çağırıyor beni 

Müesser Yeniay, tenini dürüp belki de özlediğimiz bir zamansızlığa çağırıyor bizi: Ey Allah’ın / boşluğa olgun meyveler / gibi düşüp / parçalandığı yer!

Vural Uzundağ, kışa bir selam göndererek, yağmurlu, denizli, kahverengi bir iklime yerleştiriyor içini bir ötekinin ardında bıraktığı saç-mevsimde: hangi suya çevirdiysem başımı / orda kendini ateşe vermiş bir yağmurdun sen!

Uzun ve güzel bir yolculukta Miray Çakıroğlu, herkeslerin arasından içindeki boşlukla geçip gidiyor: Yanımda getirdiğim boşluk var, yokladığımda aynı yerinde duruyor.

Sakallarının birbirine karıştığı bir valste delicesine dönüp duruyor Oğuz Ziya Anıl: Ben zaten valsi hep böyle hayal etmiştim

Bir yolculuğa uzanan diğer bir isimse Zeliha Köse, sabahlardan, İstiklal’den ve en çok kendinden dökülüyor: kendimi tutup döküyorum siyah bir kavanozdan

Dilin ağrılı ve sancıyan yerlerine müdahalesiyle çıkıyor karşımıza Rahman Yıldız, yeni neslin de ağrılı ve sancılı yerlerine yamayarak dili: hem L’oréal kokmuyoo / hem biliyoo y-kuşağı çok 31 ci 

Ali İhsan Bayır, genelden güncele yüzleştiğimiz bütün politikaların heteronormatif zeminini kazıyor en hasından, kitaplar, mikrofonlar ve yüksek primli sigortaların ifşasında: bir kuş bir kuşu kuşluğunda sever

Zamanın apansız elinden çekilip alındığı çocuklardan biri belki Fatih Mert, kendini şiirle onarıyor: anlamalıydım / uğraksız bir durak olduğumu / ve bazı kahramanların / savaşsız yüzyıllara doğduğunu

Umut Durmuşoğlu kadim bir zamandan süzülerek bir kendi ritüeline duruyor: kendime bir ritüel yaptım / içimin vasat olan kıvrımlarını kestim

Can Karatek, bir ötekinden ona nükseden bir esrimede gündelik hayatın nesnelerini küçük büyülerle kaplıyor: bhrams çalarak evlen mutfakta benimle

Ali Erbil, şiirden bahis açmanın olanaksızlığını bir şiire dolduruyor: şiirden bahsedeceksek secdeye alnım değecek / ki insanın secdeye alnı değil vicdanı değmesi gerekecek

Ezgi Şimşek, bir kadın-tanrı anlatısı kuruyor ve bu anlatının içinde dolaşmaya çağırıyor okuru: taranmaz / gri saçları Umay’ın

Şahin Yaldız, havai fişek metaforunda bireysel tarihinin kazındığı bir coğrafyanın nasıl kandırıldığının öyküsünü öğütlüyor: Her gök muavininin vardır böyle hikayeleri bakmayın / Pencerelerinde akrep vardır geceleri / Her tutuşta kendini sokar, inanmayın.

Uzun zamandır Gard’a konuk etmediğimiz Arif Erguvan, ötekilerin vahşi bir doğa biçimine bürünüp daralttığı alanlarımızda kendini sağaltma istencinde: birilerinin ayakları ellerimize basıyor / bir organ olarak doğuyorlar

Zeyno Ceren, kendinin kendi teknolojisini duyarlıkla kuruyor inatla: Ben ipek böceğinden ilham aldım.

Bu sayının çeviri şiirleri geniş bir coğrafyaya uzanıyor. 4. Uluslararası Eskişehir Şiir Festivali’nde konuk ettiğimiz Portekizli şair Tiago Torres da Silva, bir ötekinin uykusuna nasıl bir ihtimam gösterileceğini gösteriyor okura, Onur Çalı’nın harikulade çevirisi ile: uyanık kalayım, uyanık kalayım / ki uzak tutayım kötü ruhları rüyandan 

2007 yılında kaybettiğimiz Burma’nın en tanınmış şairlerinden Tin Moe, sözlerle kurduğumuz anlaşmazlıklar dünyasına bir alternatif öneriyor: geri al sözlerini, / ben çaresine bakarım benimkilerin. / Yaşayalım iki yabancı gibi. A. Emre Cengiz ve Şakir Özüdoğru çevirisi ile.

Amerikalı şair Aaron Smith, zulümle örülen dünyamızın “yapı taşı”ndan başlıyor zulmün ilmeklerini ifşaya: Kırkıma merdiven dayadım ve anca anlıyorum babamı / beni sevmiyor. Zeynep Aygül ve Şakir Özüdoğru çevirisi ile.

Hemen ardından Amerikalı başka bir şair Monica A. Hand, zulümden nasıl sıyrılacağını anlatıyor bu hayat ilmiklerinin: Benimle beraber kımılda ritminde bu öpüşmenin. Miray Çakıroğlu çevirisi ile.

Hollandalı şair ve çevirmen Menno Wignam, yeryüzüne sesleniyor, ilk gecesini onda geçirmeye gelen beden için: Yeryüzü, kaba olma / bu adama karşı, en az yüz tane anahtarına karşın / ne bir haritası ne bir pusulası olan bu karanlık yoldan geçmek için. Şakir Özüdoğru çeviri ile.

Gard, bol okumalı bir yıl diler.

*

ANKARA: İmge Kitabevi; 

ANTALYA: Öykü Sahaf; 

DENİZLİ: Hece Kitabevi; 

ESKİŞEHİR: Adımlar Kitabevi; 

GAZİANTEP: Don Kişot Kitabevi; 

İSTANBUL: Mephisto (Beyoğlu), Mephisto (Kadıköy), 6.45 Dükkan (Kadıköy);

İZMİR: Yakın Kitabevi; 

MERSİN: Sokak Kitap Kahve Evi (Merkez); 

KAYSERİ: Akabe Kitabevi (Merkez); 

SİVAS: Özgün Sahaf (Merkez)

Gard 12, Kitapçılarda!

Artık neredeyse dünyanın bütün coğrafyalarında bir karabasan dolaşıyor. Umudun, yaşama isteğinin ve sevincinin, güzel günlere dair o masum beklentinin yerini hayatta kalma mücadelesinin, vahşetin, her geçen gittikçe kanıksadığımız şiddettin, sindirilmişliğin ve geleceksizliğin karabasanı işgal etti. Öteki’nin yüzü bir imkanlar okyanusu olmaktan tedirginliğin ve güvensizlik hissinin bedenlenmiş haline dönüşüyor. Anlık kıvılcımlarıyla umut hızla yerini başka bir ışıksızlık dalgasına bırakmaya meyilli. Bu şiddet cangılında şiir bize umudu, mücadeleyi ve varolmanın neşesini hatırlatabilir mi? Buna inanmak istiyoruz.

Gard’ın bu sayısında,

Uzunca bir zamandır ortalarda görünmeyen Ali Hikmet Eren, hayatlarımızın ilkokul zamanlarına hayat bilgisinden bir kesit sunuyor: ders hayat bilgisi miydi neydi? İhtimal/ öyleydi. Ne çok tekrara kalıyorduk/uzadıkça teneffüs zili-- 

Kaan Koç, uçmaya heveslenenlerin etrafına örülen bir kafesten sesleniyor: inandık, bir zamanlar gagaların sedeften o göğü/bizim’çin yontacağına

Yakın zamanlarda bize kuyusundan sesler, biçimler, imgeler getiren Müslüm Çizmeci, kuyunun bir köşesinde kurulmuş bir sanatoryumda: sırat yıkıldı/atlar faytonların cenaze namazını kılıyordu/karanlığı kokluyordum

Ertan Alp, bir aşkınlığa yerleştiriyor bu dünyanın şeylerini ya da bir aşkınlığı indiriyor dünyanın orta yerine: seni ağlamandan yakalamış yoksul bir kuş/bakmışsın kanatlar kırık, bakmışsın cellatlar Allah.. 

Nurgül Yatıkçı, bir his matematiğinden Antik Yunan’a uzanıyor: İnsanlığa atılan en büyük madik, Yunan mitolojisidir.

Çocukluğun nasıl işlediğini hala bilemediğimiz o şaşkın imgeleminde Umut Göksal bir baba, bit bisiklet, bir pense ve bir sigarayı yan yana getiriyor: Babamın parmakları kalın/Kendi sigara dumanı zor geçer/Saçımı bir okşadı mı/Saçlarım da sigara içer

Dergilerde sıkça rastlamaya başladığımız Süleyman Sabri Genç, elinde çiçekler bir yeşil kapının önünde koalaları bekliyor: bir kapıya çiçek alacak kadar aptal mıydım

Beden disiplinleri ve bedenlerin yok edilmesi bir arada mı var olurlar her zaman, Ali Akan bir beden eğitimi dersinde yürünen ölümleri taşıyor sayfaya: Heybetli yürüyün!/Sol SOL sol sağ sol

Özlem Altun, sözcüklerin kendilerini de alıp başka bir sözcüğe misafirliğe gittikleri ve orada o sözcük olup sonra yeni bir misafirliğe ve yeni bir oluşa açıldıkları yapım eklerinde geziniyor: Ben de kimdim? Kendi üstüne kapanan bir boşluk. 

Kendini kendi dışkılarıyla var ettiği bölük pörçük birer film karesi sunuyor Çağrı Çığ Sığırcı: ya bitir bu sarsıntıları/ya da kılıç ısmarla nattori hanzo’dan

Şiirin bakışla kan bağında dikiliyor Öztekin Düzgün ve kardeş kılıyor gözleri ile sözcükleri: Görünmek cezanın bir biçimi belki

Kült Neşriyatın yeni dizisi Cromag-non’da üstüne şiirler çiziktirdiği “Buz”unu bir araya getiren İlknur Şentürk, buzdan kıtasından bir parça sunuyor: İnanmayın benim kıtamın seslerine./Rüzgar gibi görünmez ıslıklar çalayım.

Bir anlatının imgelerle kurulu yumuşak karnında ağız dolusu balgamın sınırlarını yokluyor Eşref Yener: elbet uzadığı istenir bir saçın bir elde güzel ve yumuşak/istenir okşanması konuşkan parmak uçlarıyla/ istenmez elbet/elbet kimse istemez/ağız dolusu balgam

Ömer P. Yılmaz, birbirine dokuyarak soruyor kadril ve savaşa: “Kadril mi günah/Ve kan yüzü düşünmenin / Görünürlüğün anlağında,

Amerikan lezbiyen hareketinde önemli bir figür olan ve ‘post-punk kadın yazarlar ve performansçılar kuşağının kült figürü’ olarak bilinen Lamda Edebiyat Ödülü ve Shelley Ödülü sahibi şair, performans sanatçısı ve akademisyen Eileen Myles, oto-biyografik unsurlarla bir araya getirdiği yakın dönem Amerikan tarihi ve gündelik hayatından kesitler sunuyor okura, Miray Çakıroğlu çevirisi ile: 70lerin/başında New York’a giden bir/Amtrak’a atladım ve sanırım/böylece saklı yıllarım başladı/denebilir. Pekala, şair olacağım/diye düşündüm. Daha ahmakça/ve muğlak ne olabilir ki./Lezbiyen oldum.

Daha önceki sayılarımızda da yer verdiğimiz duyarlı ve dokunaklı şiirlerin şairi Rafael Campo, Ümit Şener Ta çeviri ile çıkıyor okur karşısına: İnternet, çizgi romanlar, reklam panoları boş laf/Kelimeler her yerde, sesi olmayan/Ben benimle birinin konuşmasını istiyorum

Tayvan doğumlu, Kanada’da ikamet eden Haiku Ödülü sahibi şair Chen-ou Liu yazmanın ve okumanın erotik burkulmasını anlatıyor, Şakir Özüdoğru çeviriş ile: Ben, kendini adamış bir yazar/senin bedenini yazmaya

Gard, keyifli okumalar diler.

*

ANKARA: İmge Kitabevi; 

ANTALYA: Öykü Sahaf; 

DENİZLİ: Hece Kitabevi; 

ESKİŞEHİR: Adımlar Kitabevi; 

GAZİANTEP: Don Kişot Kitabevi; 

İSTANBUL: Mephisto (Beyoğlu), Mephisto (Kadıköy), 6.45 Dükkan (Kadıköy);

İZMİR: Yakın Kitabevi; 

MERSİN: Sokak Kitap Kahve Evi (Merkez); 

KAYSERİ: Akabe Kitabevi (Merkez); 

SİVAS: Özgün Sahaf (Merkez).

Gard 16, KİTAPÇILARDA!

Uyusak yitip gidenlere mi yoksa hayatta kalanlara mı ihanet ettiğimizin ayrıtına varamayacak hale geldik. Bu ikilemde bir an uykuya yenik düştüğümüzde ise Zafer Ekin Karabay’ın şu sorusu ile irkiliyoruz: “hangi gerçek için bölmeliyim uykumu?”  

Alacakaranlık kuşağında şiire sığınıyoruz.

 

Bu sayıda,

Ali Hikmet Eren, insanın kendi olan alanında simgesel ile mücadeleye girişiyor ve “yerçekimsiz oda”sından sesleniyor: bir kampanyadan mı çıkmıştım yoksa şampanya kadehindeki / makul şüphe miydim

Ertan Yılmaz, bütün vahşetin ortasından iki kişi arasındaki özel ilişkinin izini sürüyor, affetmeyerek: seni seviyorum, tarihi geçmeyen tek duygu / bu olsa gerek

Sinan Özdemir, her tekrarın bir yeninin doğuşu ve her yenin de üzüntülü bir sabiti olduğunu söylüyor: Kendime inandım iyi ki

İrsi bir hüznü pay ediyor Ali Akan aile bireyleri arasında: hüznü taşımak için kardeşimin bedenine / ben tırmandım

Zeyno Ceren kara bir kirazın böğründen fışkıran bir anlatı ile selamlıyor okuru: Takvimler bir miladı göstermiyor... / Oysa kara kiraz yılıydı, nehir!

Kamyon’un şairi Onur Sakarya, kalçasıyla pavyon yıkan hepimizin Şekibe ablasını anlatıyor: Sen hiç ön camı Mars’a bakan bir Şahin’e bindin mi?

Emre Polat bir dilden bir diğerine çevirilerle ördüğü şiirinde Poe’nun ruhunu çağırıyor: negatif kan grupları bırakacağız arkamızda / muhteşem bir cinayet ve korkunç bir dava

Semih Yıldız’ın üslubu oturmaya başlıyor; bununla beraber diline doladığı konunun etrafını iyice kuşatıyor artık ve diyor ki: savaş sürüyor ve güneş kremleri indirimde

Taklit eden taklit edilenin de altını oyar ve taklit eden ve taklit edilen arasındaki güç ilişkisi tersine dönüşüverir bir gün. Elif Karık da diyor ki: Sana benzemek için yaptığım / Tüm taklit figürlerini / Daha iyi sunar oldum / Belli ki / Bir gün / Bu yüzden saydam oldum

Gard kervanına yeni katılan Erdal Erdem olabildiğine içten soruyor okura: Bir uzvu okşarken içinden cin çıkar mı?

Gard’a ilk kez merhaba diyenlerden biri de Uğur Yanıkel, şöyle diyor: bu çocukta bir iş var. ütülü ölmezdi gömleği üstünde.

Adem Göktaş yine bizimle, acının çıplaklığıyla yoğrulan tüm kadınlara sesleniyor: direnemediğim ezgiler dikiyorum tenime

Çeviri şiirlerde,

2007 yılında düzenlenen 9. Çin Edebiyatı Bienali’nde Şiir dalında ödüle layık görülen Natalia Chan bir şehrin yaşlanmasıyla şehrin sakinlerine de sirayet eden yaşlılıktan dem vuruyor: Şehir yaşlanmaya başlandığında / Ne kadar süre daha genç kalabiliriz ki? Erkut Tokman’ın çevirisiyle.

Singapur’un önde gelen genç şairlerinden olan ve açık gay kimliği ile öne çıkan Cyril Wong, bir otel odasının yalnızlığını büyütüyor: bir başka yabancı da yanımda uyuyor ve uyuyor. Alper Yahyagil çevirisi ile.

Tel Aviv doğumlu, Cape Town Üniversitesi’nde İbranice dersleri veren Azila Talit Reisenberger kadın bedeni ve giyim arasındaki ilişkiye odaklanıyor iki şiiriyle: Sakladıktan yıllar sonra / buldum kısa pantolonumu / hemen sağ köşesinde çekmecenin. / Gün yüzüne çıkardım onu / ve gülümsedim. Şakir Özüdoğru çevirisi ile.

Birçok ödül sahibi Rumen kökenli Sırp şair Vasko Popa muhteşem alegorisi “gül hırsızları” ile selamlıyor okuru: Gül ağacı olur birileri / Birileri kızları rüzgarın / Birileri gül hırsızları. Şakir Özüdoğru çevirisi ile.       

Gard iyi okumalar diler.

*

Gard’ı aşağıdaki noktalardan edinebilirsiniz:

 

ANKARA: İmge Kitabevi; 

ANTALYA: Öykü Sahaf; 

ÇANAKKALE: Kedi Kulağı Kitabevi

DENİZLİ: Hece Kitabevi; 

ESKİŞEHİR: Adımlar Kitabevi; 

GAZİANTEP: Don Kişot Kitabevi; 

İSTANBUL: Mephisto (Beyoğlu), Mephisto (Kadıköy), 6.45 Dükkan (Kadıköy);

İZMİR: Yakın Kitabevi; 

MERSİN: Sokak Kitap Kahve Evi (Merkez); 

KAYSERİ: Akabe Kitabevi (Merkez);  

SİVAS: Özgün Sahaf (Merkez).  

Diğer Makaleler...

  •  Başlangıç 
  •  Önceki 
  •  1  2  3  4 
  •  Sonraki 
  •  Son 

Sayfa 1 / 4